26 Ağustos 2008 Salı

İsmet Özel: İnsan geç kalmış yaratıktır

Alıntı: http://www.wakeup.org/anadolu/02/3/istanbul.html

"Ah nice bir uyursun uyanmaz misin
Göçtü kervan kaldik daglar basinda.


"Çok önemli isaretler veren bir ilahi bu... Ilk fark etmemiz gereken sey yaratilmis bulundugumuzdur. Yaratilmis olmak, basimiza gelen en vahim seydir. Ezelle ebed arasinda bir alanda oldugunu farketmektir, yaratilmis olmak.

"Bu ilahide hayat macerasi bir hac yolculugu gibi tasvir edilmistir. Hac yolculugunda bir kervan konaklamis, bunlar uyuyup kalmislar, uyandiklarinda kervanin göçüp gittigini fark etmisler. Insan olarak yaratilmisligimizi fark etmemiz bu duruma çok denk düsüyor. Biz burada geç kalmis yaratiklar olarak bulunuyoruz. Yaratilmisligimizla geç kalmisligimiz üstüste düsüyor. Bana göre insanin tarifi: 'geç kalmis yaratik'tir. Neye? Her seye... Insanin dogumdan ergenlige kadar zamani dis etkinliklere açik zamanidir. Böylece insanin yargilar verebildigi bir döneme geliyoruz. Karar alacagiz, fakat biz bu kararlari alirken her sey olup bitti. Yani biz hiç bir zaman karari zamaninda veremeyiz. Biz ancak geç karar veririz. Çünkü, birincisi, dogdugumuz zamani hatirlamiyoruz. Ancak doldurma bilgilere sahibiz. Ikincisi farkinda olmadigimiz etkilerle olustuk. Yani bir konuda bir sey yapabilecek ya da söyleyeceksek bu konudaki donanimimiz için çok geç kaldik... Bu ilahideki 'göçtü kervan kaldik daglar basinda' nakarati da bu geç kalmisligimizla alakali."

17 Temmuz 2008 Perşembe

Tanrı'nın İyiliği III

Evet, Tanrı, Tanrı olmasının bir gereği olarak iyidir. Fakat iyilik kavramını henüz tanımlamış değiliz. Bir insan için iyi derken neyi kastediyoruz, ve sözkonusu Tanrı olunca iyilik neyi ifade eder? Aynı soruyu kötülük kavramı için de sorabiliriz. Kötülük gerçekte ne demektir?

Tamam, iyi ya da kötü denince aklımızdan bazı fikirler ve hisler geçiyor. Fakat bunlar iyiliğin ve kötülüğün tanımından ziyade örnekleri. Örneğin aklımıza masum bir çocuğa üvey annesi tarafından eziyet edilmesi, ya da bir insanın malına va canına kastedilmesi gibi olaylar geliyor. Fakat bizatihi bu olaylara evrensel mutlaklık yüklemek mümkün mü? Mesela hayvanlar aleminde masum ceylan yavrusunun vahşi bir aslan tarafından öldürülmesi kötülük müdür? Ya da öldürmek fiili mutlak bir kötülük müdür? Orada da bir ayrım yapıyoruz değil mi? İdam cezasının kalkmadığı ülkelerde devlet tarafından birinin infaz edilmesi, ya da savaşlarda düşmanların öldürülmesi bir kötülük olarak algılanmıyor. Vatana ihanet eden birine yardım etmek de iyilik olarak algılanmıyor. Öyleyse püf noktası neresi? İyilik ya da kötülüğü tanımlayan şey ne?

Buna basitçe sınırlar diyebiliriz. Bir insan olarak ailemizle, arkadaşlarımızla, içinde bulunduğumuz toplumla ve insanlık alemi ile ilişkilerimizde, bu ilişkileri medeni bir şekilde sürdürebilmek için bazı sınırlar tesis ediyoruz. Bu sınırlara riayet edersek, ilişkilerimizi medeni bir şekilde sürdürebiliyoruz. Ama mesela bizim olmayan bir mala göz koyduğumuzda, bir cana haksız yere kastettiğimizde bu sınırları aşmış oluyoruz. Kuran-ı Kerim'de birkaç yerde bu sınırlardan bahsediliyor. Mesela Bakara 229 "...Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları aşmayın..." diyerek Allah bize bu sınırları hatırlatıyor. Maide 87'de "...ve (Allah'ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez." buyurarak bizi sınırlara riayet etmeye çağırıyor.

Bazı insanlar bencildirler sadece kendilerini düşünürler. Herkese kötülükleri dokunabilir. Bazıları aile ve yakın arkadaşlarına karşı bir şekilde korumacıdır ama bunun dışında herşeyi yapabilirler. Bir de kendi içinde yaşadıkları toplumda uyumlu olmakla birlikte, başka toplumları ötekileştirip onlara karşı her türlü kötülüğü reva görebilecek insan tipinden sözedebiliriz. Ki Batı tarihi bunun örnekleriyle doludur. İnsan sınırları kendisi belirlediğinde kolayca bu tuzaklardan birine düşebilir.

Amaç tüm insanlığa karşı sorumluluk hissedip, yaşayan herkese ve her canlıya karşı bir sorumluluğumuz olduğu bilincine ulaşmak ise, bu yalnızca Allah'ın koyduğu sınırlara riayet ile mümkündür. Çünkü insan aklı, duygu dünyası, zevkleri, korkuları, sevgisi, nefreti vb. özellikleri karmaşık ve sofistike bir yapıya sahiptir ve bu yapıdan böyle kutsal bir amacı gerçekleştirme yönünde davranış ve hallerin sadır olması doğrusunu söylemek gerekirse ne kendi başına ne de başkalarının aklıyla yapabileceği kolay birşey değildir.

Allah bu amacı gerçekleştirmesi için insanlığa kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Özellikle karmaşanın hüküm sürdüğü şu ahir zamanda Peygamberimiz Kur'anın ifadesiyle tüm insanlığa rahmet olarak indirilmiştir. Bu ifadenin anlamı büyüktür. Hz. Muhammed insanlığın gideceği yolu belirlerken örnek alabileceği bir deniz feneridir. Bir tür benchmark'tır. Onun herşeyini gönül rahatlığı ile benimseyebiliriz. İnsanlara, çocuklara ve kadınlara nasıl davrandıysa öyle davranabiliriz. Hayvanlara ve diğer canlılara, hatta cansızlara nasıl muamele ettiyse biz de öyle muamele edebiliriz. Savaşırken nasıl savaştıysa, barışırken nasıl barıştıysa aynıyla örnek alabiliriz. Çünkü o Allah tarafından temizlenip mükemmelleştirilmiştir. Bu anlamıyla bizi insan olmanın tuzaklarından kurtaracak, sahil-i selamete ulaştıracak bir rahmet kaynağıdır.

O'na uyarak, onu takip ederek Allah'ın sınırlarına en iyi şekilde uyabiliriz. Allah'tan ona yansıyan İyilik nuru, ondan bize de sirayet edecektir. Böylece iyi olmaktan hoşnut olabiliriz. Çünkü bazen kötülük yani sınırı aşmak insan için çok daha çekicidir.

(Şimdilik bitti)

10 Nisan 2008 Perşembe

Sandıkta kurt adaleti

Geçen günlerde manken Aysun Kayacı'yla gündeme gelen, oyların kişinin eğitimine göre değişen ağırlığa sahip olması meselesine değineceğim. Kayacı'dan sonra Hulki Cevizoğlu Dr. Ali Demirsoy'a atıfta bulunarak demokrasinin sorgulanması gerektiğinden sözetti. Bir araba kullanmak için bile ehliyet gerekirken, memleketin kaderini yönlendiren kişileri seçerken neden eğitim dikkate alınmıyormuş vs. Bu kişiler aslında söyledikleri ciddiye alınacak insanlar değil, fakat toplumun bir kesimi halkın merkeze yürüyüşünden panikleyerek, "denize düşen yılana sarılır" misali böyle saçmalıklara pirim verme temayülü gösterdiğinden değinmek icap ediyor.

Allah, Karun'a hesapsız mülk ve zenginlik vermiş. Kendisinden bunların zekatı istendiğinde ise "kendi emeğimle kazandığım şeylerden niye başkalarına vereyim" diyerek karşı çıkmış ve helak olup gitmiş.

Yukarıdaki sözleri söyleyen hanım ve beylerin tavrında Karun'un bu aymaz, bencil ve kibirli tavrı var. Toplumun tüm katlarının etle tırnak gibi ayrılmayan bir bütün olduğunu unutup bulundukları konumu kendilerinden biliyorlar. Onlara şu üç şeyi hatırlatmak isterim:

1) Birçok insanın, mensubu olduğunu ailenin içine doğmak dışında herhangi bir hüneri veya marifeti yok. Aysun Kayacı annesinin ne çok çalıştığından ve kendisini yetiştirdiğinden bahsediyor. Çoluk çocuğu ile ilgilenmeyen, ya da ilgilenmek isteyip de gücü yetmeyen pek çok anne-baba var, ya o ailelerden birine doğsaydı? Demek ki, insanın bulunduğu konumu etkileyen kendi gücü dışında unsurlar var.

2) Ortaokulda herhangi bir derste kopya çekerek aldığınız bir fazla not, sizin ortaöğretim ortalamanızı minicik de olsa artırıp, üniversite sınavında aslında sizden daha fazla hakeden bir insanın önüne geçmenize ve onun sınavı kaybetmesine neden olabilir. Veya herhangi bir işi veya görevi almak için yaptıracağınız torpil, aslında onu hakeden başkalarını engelliyor olabilir. İnce düşünen insanlar hayatta bu tür onlarca haksızlığa sebep olmuş olabileceklerini farkederler. Öyleyse nasıl sahip olduklarınızı tamamen hakettiğinizi söyleyebilirsiniz?

3) Bunlardan daha da önemli bir boyutu daha var meselenin. Küçümsediğiniz çobanın kendisi, kardeşi, veya çocukları askerlik yapıp vatanı savundukları için villalarınızda yaşayabiliyorsunuz. Sandıkta uygulamak istediğiniz kurt adaletini aynen askerliğe de uygulamayı düşünecek misiniz?

Aslında gördüğünüz gibi ortada ciddiye alınacak bir görüş değil, tamamen bir hezeyan var. Yıllardır askerin postal sesinin güvencesine alışmış olan elitler, halkın ayak seslerini duyunca böyle saçmalıkları gündeme getiriyorlar. Tabi bu onların çaresizliklerini ve acziyetlerini gösteriyor sadece. Şafak yakın!

25 Ocak 2008 Cuma

Başörtüsü ve alaylı-mektepli ilahiyatçılar...

Ülkemizde zaman zaman bazı ilahiyatçılar çıkıp namazın beş değil üç vakit olduğunu, Kur'an'da (ve dolayısıyla İslam'da) başörtüsünün olmadığını ispatlamaya çalışıyorlar. Bu konularda keyfi geldikçe yorum yapan Kenan Evren gibi alaylı ilahiyatçıları (!) saymıyorum, bahsettiklerim mektepli olanları. Vakt-i zamanında namazın neden üç değil beş vakit olması gerektiğine dair bir alıntı yapmış idim, başlamadan onu da hatırlatayım.

Bu mektepli ilahiyatçıların son örneği olarak, başörtüsünün Kur'an'da yeri olmadığını, kökeninde Yahudi geleneği bulunduğunu söyleyen Şahin Filiz nam bir hoca var. Şimdi derdim bu adamın fikirlerinin tutarsız olduğunu göstermeye çalışmak değil. Konu başka.

Kendileri her ne kadar mezheplere karşı olduklarını söyleseler de İmam-ı Azamlığa soyunan bu adamların, anlamadıkları veya anlamak istemedikleri bir konu var. İmam-ı Azam veya İmam Şafi olmak için öncelikle bunun bedelini ödemeniz gerekir. İlim adamlığı ve fikir adamlığı bağımsız bir duruş ve yerinde bir muhalif ton gerektirir. Sistemin içinden konuşup ve amacınız sadece uygulanan yasağı muhkemleştirmek olunca, kusura bakmayın, ürettiğiniz mantığın hiç bir anlam ve önemi kalmıyor. Bedeli ödenmediği için sizin ağababanızın "çıplak uyarıcı" olma hayalleri de suya düştü. Büyük mitingler yapmak için gittiği kentlerden, hava alıp dönmek zorunda kaldı.

Başörtüsü konusunda söylediklerinizi Hayrettin Karaman hoca söyleseydi, bin yılın zihin katılığına rağmen "acaba" sorusunu sorup dinlerdim. Çünkü sevgi-saygı duyduğum bir insan, bana ters de gelse, bir şey söylerse dinlerim. Önemli olan acaba sorusunu sordurmaktır zaten. Eğer yanlış bir uygulama varsa bundan sonra çözülebilir ancak.

Sadece kuru argümanlarla (ki bunları da bin kere tartışabiliriz) bir yere varılacağını düşünen yanılır. Hakikatin bir bedeli vardır, bu bedeli ödemeyene ve fikrin namusunu korumayana kendini teslim etmez.

İkinci bir husus daha var değineceğim. Şu tür lafları çok duymuşsunuzdur; "Önemli olan kalp temizliğidir", "Önemli olan fakirlere yardımdır, kurban kesilmeyip parası fakirlere verilse de olur", "Tesettür başın dışında değil, içindedir" vs. Şimdi bu kendini pozitivist ve bilimsel düşünceli sanan kişilere şöyle bir şey dediğinizi farzedin; "Bu kadar heykele, büste, alâ-yı vâlâya gerek yok, Atatürk sevgisi kalpte ve akılda olmalıdır". Alacağınız cevabı tahmin edersiniz.

Yine benzer bir durum Danimarka'daki karikatür rezaletinde yaşandı. Bir kısım insanlar ve yazarlar "Efendim İslam dünyası hala buralarda takılıp kalmış, bakın Batıda Hz. İsa hakkında herşey yazılıp çiziliyor, Batı aşmış bunları" şeklinde tepki verdiler. Bu sözümona pozitivist ve bilimsel düşünceli insanlara Atatürk'ü koruma kanununu hatırlatsanız alacağınız cevap, ne olduğunu kendilerinin de bilmediği "canım o ayrı, o ayrı" olmayacak mıdır?

Yani ortada açık bir ikiyüzlülük, ikircikli tutum, haksızlık ve adaletsizlik var. İkiyüzlülüğün ve adaletsizliğin olduğu bir ortamda tansiyonun yükselmesi, taşların yerinden oynaması mukadderdir. Çünkü adaletsizlikle payidar olan mülk görülmemiştir. Başörtüsü yasağı tamamen keyfi bir yasaktır ve mutlaka sona erdirilmelidir. Bu yasağın kaldırılmasını savunmayı ve gündeme getirmeyi ortamı germek olarak yorumlamak, suyun kaynağındaki kurtun onursuz pişkinliğinden başka birşey değildir.

15 Ocak 2008 Salı

Vicdan nerede?

Önceki yazıda Emre Aköz'den alıntıladığım bir araştırmayı ve bu araştırmanın sonuçlarına dayandırılan yorumları eleştirmiştim. Bu eleştirimden insanın tamamen bir iç mekanizmadan yoksun olduğu gibi bir sonuç çıkaranlar olabilir. Fakat kastım bu değildi. İnsanın yemek yemesinden haz duymasını sağlayan melekesi olduğu gibi, elbette bir iyiliği yaparken haz duymasını sağlayan veya bir kötülüğü yaparken onu huzursuz eden bir melekesi de var. Buna vicdan diyoruz.

Vicdanı bir pusulaya benzetenler olabilir ama kesin olan birşey varsa o da bu pusulanın durağan ve sabit bir tabiatı olmadığıdır. İnsanın kolayca yamultabildiği bir pusuladır yani vicdan. Nasıl ki gerçek bir pusulanın yanına konan bir mıknatıs onun yönlerini saptırırsa, insan da kendi pusulasına kendi istediği yönleri göstertebilecek bir yeteneğe (!) sahiptir.

Bu yeteneğin kitabi dildeki karşılığı "kalp gözünün kapanması" veya kapatılmasıdır.

(devam edecek)

01 Ocak 2008 Salı

Tanrı'nın iyiliği - II

Tanrı'nın iyiliği konusundaki tartışmaya devam edecekken, Sabah gazetesinden Emre Aköz'ün bir yazısına rastgeldim. Yazının ilgili bölümü aşağıda:

...Mesela Harvard Üniversitesi'nden psikolog, biyolog ve antropolog Marc Hauser'in deneyleri, insan düşüncesine nakşolmuş, belki de doğuştan gelen bir " ahlak grameri " olduğunu gösteriyor.
İnsanların çoğunluğu, dindar olsunlar ya da olmasınlar, ahlaki problemlere aynı cevapları veriyor.
Mesela... Tren hızla gitmekte... Rayın üstünde bağlanmış beş kişi var... Diğer rayda ise bir kişi... Makas değiştirme kolu da sizin elinizde... Kararınız ne olur? Beş kişinin ölmesine izin mi verirsiniz, yoksa treni diğer raya mı yönlendirirsiniz?
Başka bir soru:
Bir hastanede beş kişi, beş farklı organ bekliyor... Hemen ameliyata alınmazlarsa beşi de kesinlikle ölecek... Ancak organ verecek kimse yok ortalıkta... Cerrah sizsiniz ve bekleme odasında sapasağlam bir kişi gördünüz... Ondan alacağınız beş organla, beş hastayı da kurtarabilirsiniz... Ama tabii o sağlam kişi bu arada ölecek... Ne yapardınız?

Denebilir ki " Bu tip sorular ve onlara cevap verenler neticede aynı Batı medeniyetini paylaşıyor. Elbette çoğunluk aynı cevabı verecektir." Tam da bu itirazı düşünerek Hauser ve arkadaşları, Orta Amerika'daki Kuna kabilesinin yolunu tutmuş.
Soruları o kültüre uyarlamışlar. Mesela tren yerine kanoyu, raylar yerine çatallaşan nehri, 'ölüm unsuru' olarak da timsahları koymuşlar.
Sonuç: Çok farklı bir medeniyete ve inanç sistemine ait olan Kuna yerlileri, ahlaki sorulara tıpatıp aynı cevapları vermiş!
Richard Dawkins'in, bu verilerden hareketle vardığı sonucu tahmin edebilirsiniz: " İyi ya da kötü birisi olmak için Tanrıya ihtiyacımız yoktur. "
Öyle mi gerçekten? Bilmiyorum. Benim gördüğüm şu: Fanatikler; dünyanın en iyi, en güzel, en yararlı fikir ve inançlarını dahi silaha dönüştürebiliyor.
Son cümleyi okumadıkça yazacaklarımı muhtemelen yanlış anlayacaksınız. Şimdi geçelim yorumuma.

Birinci soru ile ikinci sorunun benzerliğine rağmen, sonucun farklı tezahüründen bir anlam çıkarılıyor. Yani birinci durumda ilk raydaki 5 kişiyi kurtarmak için diğer raydaki 1 kişi feda edilirken, ikinci durumda bunun aksine hastalıklı 5 kişiyi kurtarmak için sağlıklı 1 kişinin feda edilmemesine dayanarak bu farklılığın neredeyse genetiğe işlemiş ahlaki davranış kodlarıyla ilgili olduğu iddia ediliyor.

Şimdi bu iki örneğe daha yakından bakalım. İki durum arasındaki en belirgin fark, ilk durumda karar vericinin bir çeşit kapan içinde olması, ikinci durumda ise böyle bir şeyin sözkonusu olmayıp serbest karar alma durumunda olmasıdır. İlk durumda yapılan zorunlu tercih, doğal olarak en akli yönde işliyor. Yani aslında ahlaki bir tercihten çok akli bir tercih gibi görünüyor. Neden ahlaki bir tercih olmadığına aşağıda değineceğim.

İkinci durumda, tercihler büyük oranda sağlıklı insanın feda edilmemesi yönünde çıksa da, bunun bir anlamı yok. Çünkü denekler sağlıklı insanı korumak yönünde karar almış gibi görünse de, serbest oldukları için basitçe herhangi bir tercihten kaçınıyorlar olabilir. Sebebin hangisi olduğunu söylemenin bir imkanı yok.

Yani bu iki sorudan Tanrısız ahlakın münkün olduğu sonucu çıkmaz. Şimdi meseleye yakından bakalım.

Birinci durumda verilen kararın ahlaki bir tercih değil akli bir tercih olduğunu söyledim. Bunun ahlaki bir tercih olması, mesela o raydaki tek kişinin sorunun muhatabının eşi veya çocuğu olması durumunda mümkün olabilirdi. İkinci durumda insanların karar almaktan kaçınmak yerine bir karar almaya itilmesi için hastalardan birinin deneğin kendisi ya da yakını olduğu eklenebilirdi.

İşte bu noktadan sonra bocalamanın başlayacağını söyleyebiliriz. Ahlaki tercih de ancak bu noktadan sonra söz konusu olabilir. Öyleyse temel ahlaki ilke şu olmalıdır: Ahlak insanın kendine veya sevdiklerine dokunsa bile doğru olanı yapmaktır. Bu bağlamda her ahlaki tercih bir ahlaki yargıya ihtiyaç duyar, yani doğru veya yanlışın bilgisine. Bu ise aklın etkinliğini gerektiren daha geniş bir süreci ifade eder. Marc Hauser'in dediği gibi olsaydı ve neredeyse genetiğimize işlenmiş ahlak kodları olsaydı, ahlaken doğru olan üzerinde ittifak olması gerekirdi.

Fakat tarihte ve hatta günümüzde çocuk öldürmenin ahlaken yaptırıma tabi tutulmadığı toplumlar mevcuttur. Veya örneklerimizdeki sorular bir şoveniste yöneltilse, ve raydaki tek kişinin ya da organ bekleyen hastaların kendi ırkından, diğerlerinin ise başka bir ırktan olduğu söylense, bu kişi hiçbir sakınca görmeden ve suçluluk hissetmeden diğer raydaki 5 kişiyi öldürebilir, veya kendi ırkdaşlarını kurtarmak için başka ırktan sağlıklı birini yok edebilirdi. Nazi Almanyasını hatırlayalım.

Öyleyse ahlakla ilgili bir başka ilkeye daha ulaşıyoruz: Ahlaki tercih, içgüdüsel değil bilinçli bir tercihtir. Ahlaki bir seçim yapma ayrımında, örneğin bir şovenist yaptığı bir tercihten sıkıntı duymuyorsa o tercihin evrensel/doğal anlamda yanlış olduğu söylenemez. Çünkü o davranışı yapan kişi onun doğru olduğuna inanarak yapmaktadır. O davranış yalnızca bize göre yanlıştır. Şimdilerde Almanların Nazizmden utanç duyması veya nefret etmesi birşeyi değiştirmez. Çünkü Nazizm yenilmiştir. Yenen, yenilene kendi ahlakının baskın olduğunu göstermiş ve empoze etmiştir.

Peki biz, Nazizmi neye göre yanlış olarak değerlendiriyoruz? İnsanların çoğunluğu, herşeye rağmen, neden ve nasıl bazı ahlak prensipleri üzerinde ittifak edebilmiştir? Bunun cevabı ilahi dinlerdir bana göre. Dinler raydan çıkan insanlığı zaman zaman ortaya çıkıp tekrar rayına sokmuşlardır.

Özet olarak söylemek gerekirse, insanın fıtratında bulunan, ahlaki tercihler değil akıl ve duygulardır. Mesela, şefkat ve nefret duygularını ele alalım. Bu duyguların insanda var olması ahlaki bir anlam taşımaz. Ahlaki anlam, bunların akılla etkileşiminden doğar.

Şefkat de, nefret de olumlu veya olumsuz ahlaki anlamlar kazanabilirler. Bunun için ahlak, doğrunun bilgisine ihtiyaç duyar. Bu doğruyu insan elbette kendisi seçebilir ama kendisi seçtiğinde gideceği yön neresi olacaktır. Nazizmin tam da Nietzsche'nin bahsettiği türden kendi ahlakını kendi oluşturan ve empoze eden "yüksek insan" (!) zümresine örnek olduğunu düşünüyorum.

Son olarak, ateist bir insan ahlaklı ve dindarım diyen bir insan ahlaksız olabilir, ama her ikisi de ahlaken doğru olanın bilgisine tarih boyunca gelip geçen ilahi dinler sayesinde sahiptir.

(Devam edecek)

29 Aralık 2007 Cumartesi

Tanrı'nın iyiliği

Kurban ve kurban ibadetine kaynaklık eden İbrahim kıssası üzerine düşünürken, aklım iyiliğin doğasına ve Tanrıyla ilişkisine takılıyor.

İngiliz felsefeci Bertrand Russell, Tanrı ile iyilik arasındaki ilişkiye dair kendince bir sorunsal tespit etmişti. Russell, Kant'ın Tanrı'nın varlığına ilişkin ahlaki argümanını paradoksal buluyordu. Kant'a göre eğer Tanrı olmasaydı neyin doğru, neyin yanlış olduğunu değerlendiremezdik. Fakat Russel'e göre, eğer iyilik Tanrı'nın emrettiği emirler ise "Tanrı iyidir" demenin bir anlamı yoktur; çünkü Tanrı'nın kendisi için iyilik veya kötülük yoktur. Eğer Tanrı iyidir diyorsak, bu durumda iyilik-kötülük kavramlarının Tanrıyı öncelediğini kabul etmek durumunda kalırız. Bu da belki daha üst seviye Tanrılara kapı açacak bir sorunsaldır.

Russell'ın mantığını eleştirmek zor değil. Yine Kant'tan ödünç alacağımız bir kavramla "Tanrı iyidir" demenin sentetik bir önerme olduğunu, bu bağlamda bunun "Tanrı Tanrı'dır" demekten farklı olmadığını söyleyebiliriz. Yani iyilik kavramı Tanrı'yı önceleyen değil Tanrı kavramıyla bir ve ona içkindir diyebiliriz. "Tanrı iyidir" önermesi, "Tanrı'nın kudreti sınırsızdır," "Tanrı yoktan varedicidir" gibi önermelerle aynı düzlemde değerlendirilmelidir.

Tanrı'nın kötüyü ve kötülüğü yaratması, iyiliğiyle tezat teşkil ediyorsa, zayıfı ve acizi yaratması da aynı tarz bir sorun olarak algılanmalıdır. Oysa nasıl yaratılmışlardaki zayıflık ve acziyet Tanrı'nın sınırsız kudretini anlamaya götüren bir imkansa, aynı şekilde kötü ve kötülük de Tanrı'nın sınırsız iyiliğine işaret etmekte ve buna vesile olmaktadır.

(Devam edecek)

Powered by Blogger