Tanrı'nın iyiliği konusundaki tartışmaya devam edecekken, Sabah gazetesinden Emre Aköz'ün bir yazısına rastgeldim. Yazının ilgili bölümü aşağıda:
...Mesela Harvard Üniversitesi'nden psikolog, biyolog ve antropolog Marc Hauser'in deneyleri, insan düşüncesine nakşolmuş, belki de doğuştan gelen bir " ahlak grameri " olduğunu gösteriyor.
İnsanların çoğunluğu, dindar olsunlar ya da olmasınlar, ahlaki problemlere aynı cevapları veriyor.
Mesela... Tren hızla gitmekte... Rayın üstünde bağlanmış beş kişi var... Diğer rayda ise bir kişi... Makas değiştirme kolu da sizin elinizde... Kararınız ne olur? Beş kişinin ölmesine izin mi verirsiniz, yoksa treni diğer raya mı yönlendirirsiniz?
Başka bir soru:
Bir hastanede beş kişi, beş farklı organ bekliyor... Hemen ameliyata alınmazlarsa beşi de kesinlikle ölecek... Ancak organ verecek kimse yok ortalıkta... Cerrah sizsiniz ve bekleme odasında sapasağlam bir kişi gördünüz... Ondan alacağınız beş organla, beş hastayı da kurtarabilirsiniz... Ama tabii o sağlam kişi bu arada ölecek... Ne yapardınız?
Denebilir ki " Bu tip sorular ve onlara cevap verenler neticede aynı Batı medeniyetini paylaşıyor. Elbette çoğunluk aynı cevabı verecektir." Tam da bu itirazı düşünerek Hauser ve arkadaşları, Orta Amerika'daki Kuna kabilesinin yolunu tutmuş.
Soruları o kültüre uyarlamışlar. Mesela tren yerine kanoyu, raylar yerine çatallaşan nehri, 'ölüm unsuru' olarak da timsahları koymuşlar.
Sonuç: Çok farklı bir medeniyete ve inanç sistemine ait olan Kuna yerlileri, ahlaki sorulara tıpatıp aynı cevapları vermiş!
Richard Dawkins'in, bu verilerden hareketle vardığı sonucu tahmin edebilirsiniz: " İyi ya da kötü birisi olmak için Tanrıya ihtiyacımız yoktur. "
Öyle mi gerçekten? Bilmiyorum. Benim gördüğüm şu: Fanatikler; dünyanın en iyi, en güzel, en yararlı fikir ve inançlarını dahi silaha dönüştürebiliyor.
Son cümleyi okumadıkça yazacaklarımı muhtemelen yanlış anlayacaksınız. Şimdi geçelim yorumuma.
Birinci soru ile ikinci sorunun benzerliğine rağmen, sonucun farklı tezahüründen bir anlam çıkarılıyor. Yani birinci durumda ilk raydaki 5 kişiyi kurtarmak için diğer raydaki 1 kişi feda edilirken, ikinci durumda bunun aksine hastalıklı 5 kişiyi kurtarmak için sağlıklı 1 kişinin feda edilmemesine dayanarak bu farklılığın neredeyse genetiğe işlemiş ahlaki davranış kodlarıyla ilgili olduğu iddia ediliyor.
Şimdi bu iki örneğe daha yakından bakalım. İki durum arasındaki en belirgin fark, ilk durumda karar vericinin bir çeşit kapan içinde olması, ikinci durumda ise böyle bir şeyin sözkonusu olmayıp serbest karar alma durumunda olmasıdır. İlk durumda yapılan zorunlu tercih, doğal olarak en akli yönde işliyor. Yani aslında ahlaki bir tercihten çok akli bir tercih gibi görünüyor. Neden ahlaki bir tercih olmadığına aşağıda değineceğim.
İkinci durumda, tercihler büyük oranda sağlıklı insanın feda edilmemesi yönünde çıksa da, bunun bir anlamı yok. Çünkü denekler sağlıklı insanı korumak yönünde karar almış gibi görünse de, serbest oldukları için basitçe herhangi bir tercihten kaçınıyorlar olabilir. Sebebin hangisi olduğunu söylemenin bir imkanı yok.
Yani bu iki sorudan Tanrısız ahlakın münkün olduğu sonucu çıkmaz. Şimdi meseleye yakından bakalım.
Birinci durumda verilen kararın ahlaki bir tercih değil akli bir tercih olduğunu söyledim. Bunun ahlaki bir tercih olması, mesela o raydaki tek kişinin sorunun muhatabının eşi veya çocuğu olması durumunda mümkün olabilirdi. İkinci durumda insanların karar almaktan kaçınmak yerine bir karar almaya itilmesi için hastalardan birinin deneğin kendisi ya da yakını olduğu eklenebilirdi.
İşte bu noktadan sonra bocalamanın başlayacağını söyleyebiliriz. Ahlaki tercih de ancak bu noktadan sonra söz konusu olabilir. Öyleyse temel ahlaki ilke şu olmalıdır: Ahlak insanın kendine veya sevdiklerine dokunsa bile doğru olanı yapmaktır. Bu bağlamda her ahlaki tercih bir ahlaki yargıya ihtiyaç duyar, yani doğru veya yanlışın bilgisine. Bu ise aklın etkinliğini gerektiren daha geniş bir süreci ifade eder. Marc Hauser'in dediği gibi olsaydı ve neredeyse genetiğimize işlenmiş ahlak kodları olsaydı, ahlaken doğru olan üzerinde ittifak olması gerekirdi.
Fakat tarihte ve hatta günümüzde çocuk öldürmenin ahlaken yaptırıma tabi tutulmadığı toplumlar mevcuttur. Veya örneklerimizdeki sorular bir şoveniste yöneltilse, ve raydaki tek kişinin ya da organ bekleyen hastaların kendi ırkından, diğerlerinin ise başka bir ırktan olduğu söylense, bu kişi hiçbir sakınca görmeden ve suçluluk hissetmeden diğer raydaki 5 kişiyi öldürebilir, veya kendi ırkdaşlarını kurtarmak için başka ırktan sağlıklı birini yok edebilirdi. Nazi Almanyasını hatırlayalım.
Öyleyse ahlakla ilgili bir başka ilkeye daha ulaşıyoruz: Ahlaki tercih, içgüdüsel değil bilinçli bir tercihtir. Ahlaki bir seçim yapma ayrımında, örneğin bir şovenist yaptığı bir tercihten sıkıntı duymuyorsa o tercihin evrensel/doğal anlamda yanlış olduğu söylenemez. Çünkü o davranışı yapan kişi onun doğru olduğuna inanarak yapmaktadır. O davranış yalnızca bize göre yanlıştır. Şimdilerde Almanların Nazizmden utanç duyması veya nefret etmesi birşeyi değiştirmez. Çünkü Nazizm yenilmiştir. Yenen, yenilene kendi ahlakının baskın olduğunu göstermiş ve empoze etmiştir.
Peki biz, Nazizmi neye göre yanlış olarak değerlendiriyoruz? İnsanların çoğunluğu, herşeye rağmen, neden ve nasıl bazı ahlak prensipleri üzerinde ittifak edebilmiştir? Bunun cevabı ilahi dinlerdir bana göre. Dinler raydan çıkan insanlığı zaman zaman ortaya çıkıp tekrar rayına sokmuşlardır.
Özet olarak söylemek gerekirse, insanın fıtratında bulunan, ahlaki tercihler değil akıl ve duygulardır. Mesela, şefkat ve nefret duygularını ele alalım. Bu duyguların insanda var olması ahlaki bir anlam taşımaz. Ahlaki anlam, bunların akılla etkileşiminden doğar.
Şefkat de, nefret de olumlu veya olumsuz ahlaki anlamlar kazanabilirler. Bunun için ahlak, doğrunun bilgisine ihtiyaç duyar. Bu doğruyu insan elbette kendisi seçebilir ama kendisi seçtiğinde gideceği yön neresi olacaktır. Nazizmin tam da Nietzsche'nin bahsettiği türden kendi ahlakını kendi oluşturan ve empoze eden "yüksek insan" (!) zümresine örnek olduğunu düşünüyorum.
Son olarak, ateist bir insan ahlaklı ve dindarım diyen bir insan ahlaksız olabilir, ama her ikisi de ahlaken doğru olanın bilgisine tarih boyunca gelip geçen ilahi dinler sayesinde sahiptir.
(Devam edecek)