hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2008 Salı

İsmet Özel: İnsan geç kalmış yaratıktır

Alıntı: http://www.wakeup.org/anadolu/02/3/istanbul.html

"Ah nice bir uyursun uyanmaz misin
Göçtü kervan kaldik daglar basinda.


"Çok önemli isaretler veren bir ilahi bu... Ilk fark etmemiz gereken sey yaratilmis bulundugumuzdur. Yaratilmis olmak, basimiza gelen en vahim seydir. Ezelle ebed arasinda bir alanda oldugunu farketmektir, yaratilmis olmak.

"Bu ilahide hayat macerasi bir hac yolculugu gibi tasvir edilmistir. Hac yolculugunda bir kervan konaklamis, bunlar uyuyup kalmislar, uyandiklarinda kervanin göçüp gittigini fark etmisler. Insan olarak yaratilmisligimizi fark etmemiz bu duruma çok denk düsüyor. Biz burada geç kalmis yaratiklar olarak bulunuyoruz. Yaratilmisligimizla geç kalmisligimiz üstüste düsüyor. Bana göre insanin tarifi: 'geç kalmis yaratik'tir. Neye? Her seye... Insanin dogumdan ergenlige kadar zamani dis etkinliklere açik zamanidir. Böylece insanin yargilar verebildigi bir döneme geliyoruz. Karar alacagiz, fakat biz bu kararlari alirken her sey olup bitti. Yani biz hiç bir zaman karari zamaninda veremeyiz. Biz ancak geç karar veririz. Çünkü, birincisi, dogdugumuz zamani hatirlamiyoruz. Ancak doldurma bilgilere sahibiz. Ikincisi farkinda olmadigimiz etkilerle olustuk. Yani bir konuda bir sey yapabilecek ya da söyleyeceksek bu konudaki donanimimiz için çok geç kaldik... Bu ilahideki 'göçtü kervan kaldik daglar basinda' nakarati da bu geç kalmisligimizla alakali."

13 Ağustos 2007 Pazartesi

Amak-ı Hayal'den *

“… Bundan sonra Hürmüz ile Ehrimen birbirlerini yalanlaya yalanlaya sonunda birbirlerine hücum edecek kadar ileri gittiler. Yalnız yüksek tahtta oturan Nur Perisi elindeki küreyi aralarına uzattı:

- Henüz vakit gelmedi, boş yere uğraşmayınız. Çarpışma, size tabi bulunanların arasında olacaktır, dedi.

Bunun üzerine Hürmüz

- Beni seven meydana çıksın, diye seslendi.

Aynı sözü Ehrimen de söyledi.

Ertesi gün sabahleyin kösler, davullar çaldı. Ehrimen tarafından bir er çıktı. Bizim taraftan biri onu karşılamaya çıktı. Bu şekilde, o gün her iki taraftan yirmi kadar kavgacı ortaya çıkıp birbirleriyle savaştılar. Bazen Ehrimen tarafı, bazen bizim taraf galip geliyordu. .…Yedinci gün bizim taraftan çıkan bir pehlivan akşama kadar galip geldi. Ehrimen tarafından elli kişi öldürüldü. Artık bizim tarafın sevincine diyecek yoktu….O gece bizim tarafın casusları ertesi gün Ehrimen’in mağlup edilmemiş pehlivanlarından birinin meydana çıkacağını haber verdiler. Herkes telaş içindeydi. Bu, Ehrimen’in Nifak adındaki cadısıydı. İşin garibi Nifak cadısı kıyamete kadar yaşamaya mahkumdu. Bunu öldürmek mümkün değildi.....Ertesi sabah köslerin ve dümbeleklerin sesiyle Nifak cadısı ortaya çıktı. Heybetli bir pehlivandı. Baştan aşağı çelik zırhlara bürünmüş büyük atını oynatarak:

- Kavgacı nerede? Ben o pehlivanım ki, keskin kılıcım nice çelik zırhlı kafaları yarmıştır. Ben o yiğidim ki, okum nice sağlam göğüsleri delmiştir. Var mı bana karşı çıkacak? diye nara attı.….

Nifak cadısı o gün otuz pehlivanı öldürdü. Üç gün boyunca Nifak ortaya çıktı. Her gün otuzar kırkar kişiyi telef ederek galibiyet kendinde kaldı. Dördüncü gece bizim tarafta önemli hazırlıklar görülüyordu. Herkesin yüzünü kaplayan üzüntü kaybolmuş, yerine ümit ışığı doğmuştu.

Rehberime sordum. Bana:

- Yarın Hürmüz’ün has adamlarından Muhabbet pehlivan ortaya çıkacaktır. Bu melun Nifak’a ondan başka kimsenin galip gelemeyeceği anlaşıldı…

Ertesi sabah Nifak cadısı Muhabbet pehlivanı görür görmez gözleri öfkesinden kan çanağına döndü.

- Üç gündür seni bekliyordum. Hele gelebildin. Ölüme hazır ol, dedi.

Muhabbet pehlivan düzenli ve ahenkli bir nara attı:

- Beni bilen bilsin, bilmeyen öğrensin ki, ben Muhabbet pehlivanım. Arslan gibi pençem yürekleri paralar. Kahramanca pazularım kafaları koparır. Ey Nifak bilirsin ki, ben ne zaman meydana çıksam seni tepelerim.

...Her ikisi de birbirlerine hücum ettiler. Kılıçları kalkanlarına çarptıkça ateş çıkıyordu. Üç gün boyunca üstünlük sağlayamadılar. Üçüncü gün, güneş tam tepeye gelmişti ki, Muhabbet arslana benzeyen bir darbe ile Nifak’ı yere serdi. Hürmüz’e bağlı olanların sevinç sesleri gökyüzünü doldurdu. Ehrimen’e bağlı olanların hiddeti dünyayı titretti. Yedi gün Muhabbet pehlivanın karşısında kimse tutunamadı. Yedinci günün gecesi casuslar Ehrimen’in ertesi gün çok meşhur bir pehlivanı çıkaracağını söylediler. Gerçekten de ertesi gün güneşin doğuşu ile birlikte Ehrimen tarafında gürültüler koptu. Meydana çıkan Ehrimen taraftarı çok heybetli bir devdi. Sarı bir deveye binmiş elinde insan büyüklüğünde bir gürz vardı. Meydanı dolaştı:

- Ey Hürmüz’ün dostları, bana hanginiz karşı gelecek? Bana Gazap (Öfke) pehlivan derler. Şimdiye kadar karşımda pek az kimse sağ kalmıştır.

Gazap pehlivan üç gün boyunca çarpıştığı Muhabbet pehlivanı üçüncü gün sonunda bir gürz darbesiyle yere yıktı. Henüz ölmemişken bu güzel pehlivana acımadan dişleriyle vücudunu paramparça etti. Kalbini kopararak Ehrimen’in önüne attı.

- En büyük düşmanlarımızdan Muhabbetin kalbi ayaklarınızın altında sürünsün, dedi.

Bu dehşetli ölüm bizi kalbimizde yaraladığı halde, Ehrimen taraflarını sevinç deryasına boğdu. Gazap pehlivan günler boyunca üstün geldi. Bu kavga festivali başlayalı otuz sekiz gün olmuş, Gazab’ı bizim taraftan mağlup eden çıkmamıştı. Nur Perisinin elindeki kürenin sağ tarafını da karanlık kaplamaya başlamıştı. Hürmüz’ün veziri Salah yanımıza gelerek, Gazab’ı ancak Hikmet pehlivanın öldürebileceğinden bahsederek, ertesi gün ortaya çıkmasının Hürmüz tarafından emredildiğini söyledi….Çadırımıza döndüğümüzde rehberim gayet ciddi bir tavırla:

- Bu Hikmet pehlivan kimdir biliyor musun, dedi

- Hayır, cevabını verdim.

- Hikmet pehlivan sensin. Bu gece uyku uyumanın zamanı değildir. Yarın Ehrimen’in ikinci pehlivanı Gazap ile çarpışacaksın. Gecenin geri kalan kısmını ibadet ve kılıç eğitimi ile geçireceğiz, dedi.

Hayretimden dona kaldım. Bana bu kadar önemli bir görev verileceğini aklımdan bile geçirmemiştim. Özellikle adımın Hikmet Pehlivan olduğunu bilmiyordum.…Güneşin doğuşu ile birlikte atıma binerek hazırlandım. Gazap ortaya çıktı. Karşısına dikildim. Adımı sordu.

- Hikmet pehlivan, dedim.

Bana,

- Behey biçare! Senin gibi mazlum ve kendi halinde bir abdal benim gibi kükremiş bir arslan ile dövüşebilir mi? Hadi defol git! Sen zararsız bir bunaksın. Senin kanını dökmek bana yakışmaz dedi.

Ben de cevaben:

- Senin beni yeneceğini hiç sanmıyorum. Acaba zırzopluğuna mı güveniyorsun. Hadi fazla konuşma, ölümüne hazır ol, dedim.

Gazap kızdı ve üstüme hücum etti. Kendimi bu devin öldürücü darbelerinden kurtarmak için çok çevik olmak zorundaydım. Akşama kadar uğraştık. Bana bir darbe bile isabet ettiremedi. Yalnız ben de bu deve bir şey yapamadım.

Ertesi sabah üzerime saldıracak vaziyet aldı. Rehberimin verdiği taktik icabı:

- Vay başında ne var, dedim.

Elini başına götürdü. Ben de zırhsız olan koltuğunun altından tam kalbine doğru kılıcımı salladım. Gazap korkunç bir nara atarak yere düştü. Kan kusmaya başladı. Ehrimen tarafından öfkeli feryatlar göklere çıktı.

Nur Perisinin elindeki küre baştan başa nur olmaya başladı. Öğleye kadar birçok düşman temizledim. Yalnız öğle vakti karşıma yüzü örtülü bir pehlivan çıktı. Beyaz bir filin üzerindeki bu pehlivan meydana çıkar çıkmaz, Ehrimen’in yüzü sevincinden hileli bir ürperme ile doldu. Hürmüz son derece üzüldü. Nur Perisine dönerek:

- İzid, İzid! Maksadın nuru mahvetmek mi? Merhamet...Merhamet…Merhamet…dedi.

İzid:

-Ehrimen’in hakkıdır. Ne yapalım, istediğini çıkarır, cevabını verdi.

Ehrimen gülüyordu. Hürmüz kederli boynunu büktü.

- Emir senindir, dedi.

Yenileceğime işaret olan bu konuşmayı herkes gibi ben de duyuyordum. File binmiş olan pehlivan gururla meydanı dolaştı. Gök gürültüsüne benzer bir nara attı:

- Ey benim kudretimi inkar eden gafiller! Bilin ki ben pehlivanlar pehlivanı, kahramanlar kahramanı Nefs-i Emmare’yim. Şimdiye kadar teker teker yenemediğim hiç kimse yoktur. Ben beş bin şekle girerim. Bin türlü silaha sahibim. (Bana dönerek) Ey miskin Hikmet! Gel kendi rızan ile teslim ol! Seni en iyi şekilde kullanayım. Sen abdal ve aciz bir yaratıksın. Benim elimde bir sinek kadar değerin yoktur. Fakat her nedense seni seviyorum. Çünkü bana hizmet ettiğin oldu. Hadi kılıcını teslim et de kurtul, dedi.

….Hiçbir teslim olma teklifini kabul etmedim. Bunun üzerine kavgaya başladık. Ben bildiğim vuruşların hepsini denedim. Hiçbir etkisi olmadı. Nefs-i Emmare bana karşılık vermeye tenezzül etmiyor, durumuma gülüyordu. Nihayet en etkili olduğunu bildiğim son darbe olan “azm-i kavi” (sağlam azim, irade) adındaki darbeyi indirmeyi tasarladım. Vurmaya uygun bir vaziyet almak için çalışmaya başladım. Emmare işi anladı:

- Ya!...Beni mutlaka yok etmek istiyorsun demek! Dur öyleyse dedi. Ve tam kılıcı böğrüne sokacağım sırada yüzündeki perdeyi kaldırdı. Hayal edemeyeceğim bir güzellik gözlerimi kamaştırdı. Kılıç elimden düştü. Emmare kemerimden tutup beni filin üzerine aldı. Ehrimen’in huzuruna getirdi, teslim etti….

Ben yenildikten sonra, İzid’in elindeki küreden yavaş yavaş nur kalkmakta ve karanlık her tarafı kaplamaktaydı. Ehrimen tarafı galip gelmişti:

- Karanlıklar! Karanlıklar! Aslolan karanlıklardır. Galip geldik, diye bağırıyorlardı.

Bizim taraf ise:

- Ey nurun nuru. Nurunu kaldırma, diye yalvarıyordu.

Hürmüz, Nur Perisinin önünde secde etti.

- Eşsiz İzid! Medet, medet! Senden medet! Senin başın, senin hakkın için, dedi.

Hürmüz başını secdeden kaldırmıyordu. Ehrimen ise başını göğe doğru kaldırmıştı. Karanlık, küreyi o derece kaplamıştı ki, ancak kenarında bir nokta kadar nurani lekecik kalabilmişti. İşte o sırada uzaktan bir ses işitilmeye başladı. Bu ses, erkekçe olduğu kadar latif, latif olduğu kadar erkekçe idi. Şarkı söylüyordu. Nihayet karanlıkların içinde, yüzünün nurundan etrafı aydınlanan ve bu şekilde kendisi tamamıyla fark edilen bir süvari göründü. Dört ayaklı, altın boynuzlu, neft yeşili renginde bir ejderhaya binmiş olan bu pehlivan; güzellik timsali yahut güzellik kaynağı denecek kadar güzeldi. Kıvırcık ve kestane rengine yakın, daha doğrusu bazen siyah, bazen kırmızımsı görülen kıvırcık saçları omuzlarına dökülmüştü. Başında kıymetli taşlarla süslü bir taç, üzerinde yeşil renkli ipek bir elbise vardı. Şarkı söylüyordu. Biz de ürkek ürkek o yüce sesi dinliyorduk:

Ben oyum ki, heybetim kainatı titretir
Ben oyum ki, kuvvetim herkese üstün gelir
Ben oyum ki, her kim olsa önümde boyun eğer
Ayak bastığım toprağa, insanlar secde eder
Ben oyum ki, kahramanlar arasında yoktur benzerim
Kahramanlar zümresi hizmetçileridir kale’min
Ben oyum ki, adalet terazimde eşittir tüm insanlar
Bence hep aynıdır köleler ve şehinşahlar
Kılıcıyım kısaca İzid’in azamet ve kudretinin
AŞK'ım ben, heybetim kainatı titretir

(Ben oyum ki satvetimden kainat lerzândır,
Ben oyum ki zûr-i bazum hakim-i her cândır.
Ben oyum ki her kim olsa serfuru eyler bana
Hak-i payim secdegah-ı zümre-i insandır
Ben oyum ki siret-i merdide yoktur benzerim
Hadimin’i barigahım zümre-i merdandır.
Ben oyum ki, mizan-ı adlimde müsavi cümle halk
Şehinşahlarla gedalar bence hep yeksandır
Hasılı, şemşir-i izz-ü kudretiyim İzid’in
AŞK'ım ben, satvetimden kainat lerzandır)

....”

* Amak-ı Hayal (Hayalin Derinliklerinde), Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi

30 Ocak 2007 Salı

Münacaat

Son dönem alimlerinden Elmalılı M. Hamdi Yazır'dan güzel bir münacaat:

İlahi,
Hamdini sözüme sertac ettim
Zikrini kalbime mi'rac ettim
Kitabını kendime minhac ettim
Ben yoktum var ettin
Varlığından haberdar ettin
Aşkınla gönlümü bi-karar ettin
İnayetine sığındım, kapına geldim.
Hidayetine sığındım, lütfuna geldim
Kulluk edemedim, affına geldim
Şaşırtma beni, doğruyu söylet
Neş'eni duyur, hakikatı öğret
Sen duyurmazsan ben duyamam
Sen söyletmezsen ben söyleyemem
Sen sevdirmezsen ben sevemem
Sevdir bize hep sevdiklerini
Yerdir bize hep yerdiklerini
Yar et bize erdirdiklerini
Sevdin habibini, kainata sevdirdin
Sevdin de hıl-at'i risaleti giydirdin
Makam-ı İbrahim'den Makam-ı Mahmud'a erdirdin
Server-i asfiye kıldın
Muhammed Mustafa kıldın
Salat-ü selam, tahiyyat ü ikram
Her türlü ihtiram O'na,
Onun ailesine, aline, ahbabına
Ashabına ve etbaına Ya Rab!

2 Ocak 2007 Salı

Günde kaç vakit namaz var?

Kelimenin Aslı başlıklı yazıda İslam dünyasında Arap dili üzerine çalışmalara yoğunlaşılmasının en başta gelen nedeninin Kuran'ın doğru bir şekilde anlaşılması olduğunu belirtmiştim. Aşağıda dili kullanarak Kuran'ın doğru bir şekilde anlaşılmasına ilişkin güzel bir örnek var.

Konu, günde kaç vakit farz namaz bulunduğuyla ilgili. Bir kısım insanlar Kur'anda anılan namaz vakitleri sayısının üç olduğunu söyleyerek kafa karıştırıyorlar. Şimdi konuyla ilgili bir alıntı yapacağım:

"Namazları ve orta namazını (üstlerine düşerek, titizlik göstererek) koruyun ve Allah'a gönülden boyun eğiciler olarak (namaza) durun."(Bakara Suresi, 238)

Ayet-i kerimede "namazlar" anlamındaki "salâvat" kelimesi çoğuldur. Arapça da çoğul üçten başlar. "İki'' ye tesniye denir ve ''iki namaz'' sözü "salateyn'' şeklinde söylenir. Demek oluyor ki, ayetteki ''salavat'' sözünden en az üç namaz anlaşılır.

Ayrıca bir de "orta namaz" var. Çünkü matuf, üzerine atıf yapılandan ayrıdır. Bu sebeple "orta namaz", "namazlar'' ifadesine dahil olmadığı gibi, her iki yanında eşit sayı bulunmadığı için, üç namazın arasında yer alacak bir namaza ''orta namaz'' denilmesi de mümkün değildir.

O halde, ayetteki "salavat" kelimesi, en az dört namazı ifade eder. Orta namaz buna eklendiğinde beş vakit namaz ortaya çıkar. Orta namazın ikindi namazı olduğu bazı hadislerde açıklanmıştır.

29 Aralık 2006 Cuma

Kıyametten önce?

Şeyh Abdulkadir Es-Sufi (Ian Dallas) müslüman oluşunu anlattığı Gariplerin Kitabı isimli kitabına şu öyküyle başlar:

...bir uzun sessizlikten sonra, si hamud elini kolumun üzerine koydu ve konuştu; kıyametin nasıl kopacağına ilişkin bir hikâye anlatılır. dünyanın muazzam kalabalığı gırtlağına kadar cehalete, şiddete ve cinnete gömülmüştür. kocaman milyonluk şehirlerden birinde iki halsiz ihtiyar kadın, unutulmuş, canlı cenazeye dönmüş görünüşleriyle bir köşeye büzülmüş bu bitip tükenmek bilmeyen korkunç sahneleri gözlemektedir. kadınlardan biri ötekine döner ve şöyle der,

"felaket, şunlara bak. her birimize bir bak. hiç bir şey anladığım yok. nedendir? bu büyük âlem, bu dünya, bu milyonlarca insan neden böyle aşağılık halde? anlamı ne bunun? bir bilen oldu mu hiç?"

uzun bir sessizlikten sonra, öbür kadın elini arkadaşının kolu üstüne koydu, şöyle dedi; "hatırlıyorum, henüz çok genç bir kızken, uzun, çok uzun zaman önce garip bir adam gelmişti şehrimize. bizim gibi paçavralar içindeydi ve sivri bir külâh vardı başında. hâlâ hatırlıyorum elini kolumun üstüne koyduğu zaman gözlerinde doğan sükûneti, o anda bana şöyle fısıldamıştı; la ilâhe illallah.."

18 Aralık 2006 Pazartesi

Dünya bir köprüdür


İbnü'l-Arabi'ye bir dostu, 'bana' dedi, 'dünyayı anlat.'

İleride, derin, kayalık bir vadide çağıldayarak akan ırmağın iki yamacını birbirine bağlayan tahta köprüyü gösterdi Şeyh, 'dünya buna benzer' dedi.

Arkadaşı bir şey anlamamış gibi baktı.

Şeyh, 'bir yer değildir' dedi, 'oraya yerleşemezsin, geçip gidersin.'
Alıntı: http://munzevira.blogcu.com/1171659

14 Aralık 2006 Perşembe

İnsan, kozmos ve zaman

Merhum Cahit Zarifoğlu'nun "Yaşamak" isimli güncesinden çok güzel ve anlamlı bir paragraf:

...Beton sekiler ve ta aşağılara kadar inişi kolaylaştırsın için üzerleri yer yer kumla kapalı beton merdivenler. Kenarları, başlama yerleri kumla örtülü. Kumsal bu sonradan ilave edilmiş ve insan eliyle yapılmışları kendi kararlı ve ağır mizacı içinde kapamaya çalışıyor. İnsanı, kömür ve petrol yataklarının oluşumunun aldığı uzun zamanların içine çekerek küçültüyor, bütün yeteneklerine rağmen insana dünyadaki hayatının küçücük geçici boyutlarını hatırlatıyor.

8 Aralık 2006 Cuma

Defin adetleri üzerine

"Menakıb-ül Arifin" de okumuştum çok önce. Mevlana'nın da bulunduğu bir mecliste, biri "hristiyanlar ölülerini tabutla gömerken, neden müslümanlar sadece ince bir bezle örterek toprağa bırakıyor, hikmeti nedir?" diye sormuş. Herkes kendine göre bir cevap vermeye çalışmış. Meclistekilerden biri şöyle demiş:

Selçuklu mezar taşları

İnsan topraktan yaratılmıştır. Ağaç da topraktan yaratılmıştır. Yani toprak her ikisinin de anasıdır. Hristiyanlar ölülerini tahta tabutla gömerken öz kardeşlerine teslim ediyorlar; müslümanlar ise doğrudan annelerine.
Mevlana Hazretleri bu hikmetli sözü çok beğenmiş ve ifade edeni övmüş.

5 Aralık 2006 Salı

Ali Şeriati - Senin İsmail'in kim?

Kurban'ın hikmeti konusundaki yazıların ikincisi, İran'lı entelektüel Dr. Ali Şeriati'nin "Hac" isimli kitabında yer alan "Baba Oğul Arasında Konuşma" başlıklı bölümden alınma birkaç paragraf olacak:

"Bu İbrahim'in dinidir; kana susamış tanrıların, mazoşistlerin ve işkencecilerin değil. İnsanın mükemmelliğe ulaşmasının, bencillikten ve hayvani arzularından kurtulmasının hikayesidir yaşanan. İnsanın daha ulvi bir makama ve aşka, ve bilinçli bir insan olarak sorumluluklarını yerine getirmesine engel olacak her şeyden azade olduğu bir iradeye yükselişidir...

...Hikaye, bir koçun kurban edilişiyle sona eriyor. Bu, Yüce Allah'ın tarihin en büyük insan trajedisinin sonuna ilişkin dileğidir - birkaç aç insanı doyurmak için bir koç kurban etmek.

Sen de İbrahim gibi kendi İsmail'ini getirmelisin Mina'ya. Senin İsmail'in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim'in İsmail'i sevdiği kadar sevdiğin birşey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikatı duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah'a yaklaşmak istiyorsan, İsmail'i Mina'da kurban etmen gerek.

İsmail'in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail'in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır." (İngilizce'sinden çeviren: Şükrü Kaya)

Kurbanın anlamı?

Kürşat Bumin, takip edebildiğim kadarıyla son iki yıldır kurban bayramı vesilesiyle kurban ibadetinin anlamını sorgulayan yazılar kaleme alıyor.

Geçen bayram köşesinde yayınladığı yazıların linkleri şöyle: Kurban Bayramı, Kurban Bayramı (2), Kurban Bayramı (3), Kurban Bayramı (4), Kurban Bayramı (5).

Bumin, kaynaklarda çokca işlenen "İbrahim'in imtihanı" çerçevesi dışındaki yorumların eksikliğini vurguluyor. Özellikle oğul'un bu emri gönüllülükle kabulünün nasıl bir baba-oğul ilişkisine tekabül ettiğini psikanalitik bağlamda yorumlayacak çalışmaların eksikliğinden şikayetçi.

Bumin, kurbanı orjinal bir tarzda yorumlayan yazılara örnek olarak Rasim Özdenören'in Bir'de Buluşmak başlıklı yazısını gösteriyor. Bu yazı, gerçekten de çok ilginç. Birkaç paragraf alıntılamak istiyorum. Bundan sonraki birkaç yazıyı da bu konuya ayırmak istiyorum.

"Hayat, bir kah pıhtısından hasıl oluyorsa ve gene bir kan pıhtısına dönüşmekle nihayet buluyorsa, burada da Bir olanın ilkesiyle karşılaşıyoruz demektir. Hayatın başlangıcında, akışkan olan kan vardı, hayatın sonunda da kanın akışkanlığı görünüyor. İlkinde kanın akışkanlığı bedene (gövdeye) doğru, yani içeriye doğru akıyordu; ikincisindeyse, aynı kan gövdeden dışarıya doğru akıyor. İlkinde hayat bulduğumuzu söylüyoruz, ikincisindeyse hayatın yitimi anlatılıyor. Ancak kanın akması (akışması) her ikisinde de vuku buluyor.

Hayatın başlangıcında alınan ilk nefes, hayatın sonunda verilen nefesle aynıdır. İlkinde alınan nefes hayata merhaba derken, sonrakinde verilen nefesle aynı hayata elveda deniyor.

Bu gün akıtılan kanların yeni hayatlara yol vermesi bekleniyor. Bu gün akıtılan kan İsmail (a.s)'e hayat verdi. İsmail (a.s)'in kanının bedeli oldu. Ancak bu mecazda, somut bir gerçekliğin ifadesi de yer alıyor. Bir hayatın bedeli bulunmaktadır. Bir hayatın bedeli, kendisiyle eşdeğerde olan bir şeydir: kanın bedeli kandır. Kişisel (öznel) açıdan bakıldığında İsmail'in kanı kendisinindir, koçun kanı da koça aittir. Ancak evrensel (kozmik) açıdan bakıldığında ne İsmail'in kanı İsmail'indir, ne koçun kanı koçundur. Gene de, biri ötekinin bedelidir. Kanın bedeli (değeri) olarak bakıldığında, biri ötekine denktir. Biri ötekinin diyetidir. "

4 Aralık 2006 Pazartesi

Başka şartlar altında?

Erich Fromm'un "Psikanalizin Bunalımı" isimli kitabını okurken bir ifade çok dikkatimi çekti. Onu hatırladığım kadarıyla buraya alacağım:

" Akşam saat beşte veznesini kapatan bir bilet satıcısının, hayal kırıklığı içinde geri dönen birkaç kişiye bakarken dudaklarında beliren gülümseme, o kişinin başka şartlar altında acımasız bir işkenceci olabileceğinin işaretidir aynı zamanda."

Sorsanız, bu bilet satıcısı, her türlü zorbalığın karşısında olduğunu söyleyecektir. Bu, bana başka birşeyi hatırlatıyor: torbaya çürük elmaları doldurmaktan çekinmeyen bir satıcının, banka hortumcuları aleyhinde atıp tutmasını. Ama banka hortumcusu ile satıcının yerlerini değiştirseniz de, toplamda değişen hiçbir şey olmayacaktı. Satıcının eleştirisi, banka hortumcusuna değil, kendi şartlarının daha fazla hırsızlığa imkan vermemesine yönelik bir yerde. Ülkemizde bu yüzsüzlüğü yapan o kadar çok insan var ki.

Son söz; Sauron kötüdür, ama ikiyüzlü Gollum bir zavallıdır. Ayrıca, Sauron olmamak, Sauron olmamak için yeterli değildir.

2 Aralık 2006 Cumartesi

İki rekat namazın değeri

İki rekat namazın (veya sabah namazının) dünya ve üzerindekilerden daha hayırlı olduğunu bildiren hadisler mevcut. Peki iki rekat namaz kılarak, dünya ve üzerindeki herşeyden daha yüksek bir kazanca mı ulaşmış olacağız? Mevlana Hazretleri bunu çok güzel ifade ediyor:


"İki rekat namazın dünya ve üzerindekilerden daha hayırlı olduğu söylenmiştir. Bu herkes için geçerli değildir. Bunun geçerli olduğu kimseler, iki rekat namazı kaçırmayı dünya ve üzerindekileri kaybetmekten daha ciddi görenler, yani iki rekat namaz kaçırmaktansa tüm dünya mülkünü kaybetmeyi tercih edecek kimselerdir."

Niyet ve fiil ilişkisi bundan daha iyi açıklanamazdı herhalde.

Alıntı: http://www.sufism.org/society/salaat/mevlana.html

1 Aralık 2006 Cuma

Göçebeler ve özgürlük

Martin Lings'in "Hazret-i Muhammed'in Hayatı" isimli kitabını okuyordum. Çöl ve özgürlük hakkında kısa ama çok ilginç bir bölüm vardı. O bölümü motomot değil kendi anladığım ve hatırladığım tarzda alıntılayacağım:


"Çölde veya geniş steplerde insan, mekanın hükmü altında değildir. Çadırını istediği yere kurabilir, istediği yerde konaklayabilir. Çadırını istediği zaman bozabilmesiyle de zamana hükmettiğinin farkındadır.

Zaman ve mekanın henüz belirmemiş olması nedeniyle, "yarın" bir hüsran olarak görünmez. Yarına ilişkin belirsizlik, bir stres ve tansiyon sebebi değil; tam tersi bitmeyen bir hayat kaynağı gibidir.

Şehirde ise zaman ve mekan kesin çizgilerle belirlenmiştir. Şehir insanı mahpustur. Bu ise çürümüşlük demektir.

Eski Araplar arasında asalet ile özgürlük birbirine sıkı sıkıya bağlıydı, ve özgürlüğün en duru temsilcisi göçebe bedevilerdi. Paygamberimiz zamanında, şehirli ailelerin bebeklerini, büyütmeleri için göçebe kabilelere vermelerinin nedenlerinden biri de onların bu özgür havayı tatmalarını istemeleridir."

Powered by Blogger