modern kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
modern kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2006 Perşembe

Slavoj Žižek ve "keyif al" emri

İnternette NTV'deki programın çözümüne ulaştım. Şimdiki alıntılar o çözümden. Programın ilerleyen bölümlerinde, aslında bir önceki mesajda aktarmaya çalıştığım tutsaklık konusuyla bağlantılı bir başka şey anlatıyor Zizek.

Psikanaliz içselleştirilen yasak ve bastırmaları çözümleyerek gerçek hazza ulaşmayı hedeflemiştir. Fakat artık çağımızın meselesi bu değil, iktidardaki ideolojinin "hayatın keyfini çıkarın" diye emretmesidir. "Deneyimlediğimiz keyfin kendisi, en içten haliyle empoze edilmiş ve ısmarlanmış bir şey. Keyfi asla kendiliğinden yaşamıyor, keyif duymak için gelen belli bir emri izliyoruz” diyor Zizek.

“Bu duruşun başımıza açtığı belanın olumsuz kanıtı, günümüzde gerçek ve kısıtlanmamış tüketimin, uyuşturucu, özgür seks ve sigara gibi ana kollar üzerinden asıl tehlike olarak belirmeye başladığı gerçeğidir.”

Buna göre artık sorun nasıl keyif alabileceğimiz değil “keyif almamızı buyuran” o emirden nasıl kurtulabileceğimizdir.

22 Aralık 2006 Cuma

Slavoj Žižek ve ortak mavi mürekkebimiz

Bir ara NTV'de Slavoj Zizek (ok. Jijek) hakkında bir belgesel çıkmıştı. Oradan bir anekdot:

Doğu Almanya'dan bir adam çalışmak üzere Sovyetler Birliği'ne gitme kararı verir. Arkadaşları orada yaşadıklarını yazmasını isterler. Fakat mektubun okunacağını bildiklerinden aralarında şöyle bir anlaşma yaparlar. Mektupta hep güzel şeylerden bahsedilecektir. Fakat mavi mürekkeple yazılmışsa içeriği doğrudur. Kırmızı mürekkep kullanılmış ise yazılanların tamamen tersi geçerlidir.

Birkaç ay sonra ilk mektup gelir. Mavi mürekkeple yazılan mektup şöyle demektedir:

"Sevgili arkadaşlarım, 3 aydır buradayım. Çok iyi şartlarda bir iş buldum. Burada yaşam standartları çok iyi. İnsanlar görkemli binalarda oturuyorlar ve güzel eşyalara sahipler. Tam anlamıyla bolluk var, dükkanlar mal ile dolu. Maalesef bulamadığım tek şey kırmızı mürekkep."


Zizek, bu fıkrayla analoji yaparak, özgür olmadığımız halde, bunu ifade edecek dilden yoksun olduğumuz için kendimizi özgür zannettiğimizi söylüyor. Özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi içi boşaltılmış kavramlar, mavi mürekkebimizi teşkil ediyorlar. Doğu Almanyalı adamın yaptığı gibi ancak dolaylı yollardan ifade edebiliyoruz tutsaklığımızı.

16 Aralık 2006 Cumartesi

Marx ve Normalliğin Patolojisi

Erich Fromm’da okuduğum bir konu oldukça ilginç.* Fromm, Marx’ın düşüncesinde psikolojiye ilişkin izler ararken ilginç bir konuya dikkat çekiyor: “Normalliğin patolojisi” (pathology of normalcy).

Marx, insanı yönlendiren dürtüleri sabit ve görece (relative) dürtüler olmak üzere ikiye ayırıyor. Açlık ve cinselliği sabit dürtülere örnek gösteriyor. Ama örneğin “para hırsının” veya “biriktirme hırsının” görece bir dürtü olduğunu söylüyor ve bunların insan doğasının ayrılmaz bir parçası olmayıp, kökenlerinin toplumsal yapılara ve üretim ve iletişim koşullarına dayandıklarını söylüyor.

Marx’ın önemli bir iddiası da dürtülerin insani ve hayvani niteliği noktasında. Yeme, içme ve cinsellik gerçek insan işlevleridir, fakat diğer insan etkinliklerinden koparılarak soyut olarak ele alınıp son ve yegane amaç haline getirildiklerinde, bunlar hayvansal işlevler olurlar. (Burada Marx ve Freud arasında belirgin bir fark vardır. Freud’a göre tüm insan faaliyeti bu temel dürtülerin tatmin edilmesine yöneliktir.)

İnsanın nesnelerle ilişkisinde de; nesne, insan nesnesi haline gelmemişse, yani nesneyle ilişkisi etken bir ilişkilenme olmayıp, bir nevi nesne tarafından kendine mal edilme şeklinde yürüyorsa, bu noktada insanın nesne içinde kayboluşu sözkonusudur.

Bu durum, insanın zihinsel ve bedensel olarak insanlıktan uzaklaşmasıdır. Böyle bir kayboluş, üretim şartlarının bir dayatması olarak tüm topluma malolmuşsa, o zaman bu bir hastalık olarak da görülmeyip, normal karşılanacaktır. Ercih Fromm buna “normalliğin patolojisi” demektedir.

Sağlıklı Toplum (The Sane Society) kitabında Fromm, kapitalist toplumu bu bakış açısından inceleyerek, kapitalist toplumda insanın gerçek tabiatını bozan, ve onu tabiatındaki gizli potansiyeli açığa çıkarmaktan alıkoyan patolojik unsurları inceliyor.

Sıradaki isimlerden biri Herbert Marcuse.
............................................................
*Erich Fromm, Psikanalizin Bunalımı, pp. 72-78

11 Aralık 2006 Pazartesi

Maurice Merleau-Ponty ve felsefenin krizi

Edmund Husserl'a göre Avrupa, bilim fikrini salt gerçeklik bilimi düzeyine indirgeyen pozitivizm'in etkisindeydi ve bu bilim hayata yönelik olma hasletini yitirmişti. Sözkonusu bilimsel krizi aşmak, ancak kendi geliştirdiği fenomenoloji (göstergebilim) ile mümkündü. Çünkü gelişmeleri hedefe yönelik bir zihniyet çerçevesinde ve son sorumluluğu taşıyan bir tarzda inceliyordu.

Oysa Maurice Merleau-Ponty krizin çok daha radikal olduğunu ve felsefi düşünme tarzının geleneksel araçlarıyla ifade edilemediğini düşünüyordu. Descartes'tan bu yana "düşünüyorum" (cogito) ifadesini mutlak hareket noktası gören felsefi düşünme tarzı başarısızlığa uğramıştı.

Rene Descartes, "nesnel" idrakin bizi doğanın hükümdarları ve sahipleri yapacağı kehanetinde bulunmuştu. Gerçekten de 17. yüzyıldan bu yana geçen sürede idrak, insanın dünyada hükümranlığına vesile olmuştur. Fakat bu düşünüş aslında çok daha eskiye, antik çağa kadar uzanır. Plato ve Aristo'ya göre ölümlü insan, sağduyusu ile tanrısal varlığı özgür bir biçimde idrak ederek, tanrı karşısındaki aczini tamamen aşamasa bile dayanılır seviyelere indirger, ve bunu yapabildiği ölçüde tanrısallıktan pay sahibi olurdu. Bu düşünme tarzı Avrupa ruhunun kökenidir.

Bu düşünme tarzı Hristiyanlık inancını da etkileyerek, Tanrı'yı evrenin dış yaratıcısı konumuna dönüştürmüştü. Doğa, yaratıcının bir eseri olarak nesneleştirilmişti. Artık amaç, kendisine ilahi bir armağan olan idrak yardımıyla doğa üzerinde hakimiyet tesis ederek cenneti yeniden kurmaktı.

Ve insan giderek doğanın yönlendiricisi, hükümdarı ve sömürücüsü haline dönüştü. Tanrı benzerliğine ulaşma arzusu, insani faniliğin korkuyla reddedilip, insanın bu şekilde hakim konumda idrak edilişini gitgide daha berlirginleştirdi.

Merleau-Ponty "Göz ve Ruh" başlıklı denemesine şöyle başlar: "Bilim nesneleri yönlendirir ve onların içinde var olma hakkından feragat eder...Öyle ki, sözkonusu nesne bizi hiç ilgilendirmiyor gibidir. Fakat görünüşe göre onun kaderi bizim sanatsal faaliyetlerimiz lehine önceden belirlenmiş gibidir de."

Merleau-Ponty, en başından itibaren bilimlerin bu eğilimini karşısında yer alıyordu. Varoluşun kendi anlamını dile getirmek, "nesnelerin kendilerine" işaret etmek, bir bakıma, onların sözlerini bitirmelerine izin vermek istiyordu. Bu amaç dikkate alındığında, "nesnelerin kendilerine doğru" diyen fenomenolojiden etkilenmesi normaldi. Ama yine de pozitivizmin arzuladığı, idrak eden özneyle idrak edilen nesnenin "tam örtüşmesi" ve "eksiksiz biliş" talebine mağlup olunmamalıydı.

Ona göre yeni bir felsefe için vazgeçilmez olan ve en başta gelen husus, tarihin temel hatlarının aksine, "hükmetmek istemeyen idrakin" yeteneklerini geliştirmekti. Buna göre, fenomenolojik düşünme tarzı "öznellik" felsefesini aşmalıydı.

"Hiç bu kadar radikal olmamış olan" kriz, öznellik felsefesinin, ve bu felsfenin seleflerinin ve haleflerinin, "tanrısal" hükümranlık talebinden kaynaklanan bir krizdi. Buna göre ilk başta gelen dönüşüm, insanın dünyasal varoluşunun başlıca özelliğine, yani faniliğine yönelik idrakte olmalıydı. Bu yeni idrak doğrultusunda her türlü tanrısallık talebinden vazgeçilmeliydi. Beşeri idrak, faniliğini, aşılması gereken değil kendisini mümkün kılan bir husus olarak idrak etmeliydi.

Kaynak: 20.Yüzyıl Filozofları- Margot Fleischer- İlya Yayınları-2003 (Çeviri iyi)

Powered by Blogger